Poıtıers’de Yaşam ve Deniz

İzmirliyim. Kısa bir süre gazetecilik yaptım Türkiye’de ve San Francisco’da. Sivil toplum örgütlerinin iletişim ve medya ilişkilerini yürüttüm. 1.5 yıldan fazladır Fransa’da yaşıyorum. İngilizceden ve bu yaştan sonra Fransızca öğrendim. Gezmeyi, yazmayı, müziği, yeşilin her tonunu, yeni yeni çizgi romanı ama en çok kedileri seviyorum.

Yurtdışında yaşamaya ilgi duyduğunu nasıl farkettin?

Daha önce zaten 6 ay kadar San Francisco’da yaşamıştım. Orada değişik kültürler ile tanışmayı, bu kültürleri yerinde keşfetmeyi ve farklı insanlar tanımayı çok sevdiğimi farkettim. O yüzden yurtdışı hep aklımızda vardı. İlk başlarda Kanada’ya göçmenlik başvurusu mu yapsak diye düşünüyorduk ama İstanbul’daki iş yoğunluğundan başvurmaya vaktimiz olmadı. Daha sonra eşime Fransa’dan bir teklif gelince tabi hemen kabul ettik.

Fransa’ya taşınmanız nasıl oldu?

Eşimin çalıştığı şirketin Fransa ofisinde bir pozisyon olduğunu duyduk. Eşime bu pozisyonla ilgilenir misin diye sordular. Ben zaten söylememe bile gerek yok, “Hemen kabul et, çantayı hazırlayıp gidelim!” dedim. O da olur dedi ve birkaç ay sonra kendimizi burada bulduk!

İstanbul’da düzenli bir iş hayatın vardı. Bunu bırakıp bambaşka bir yaşama geçtin, zor olmadı mı?

Açıkçası ilk başlarda “Dolce Vita” hayatı yaşadım, iş hayatına ara verdim dinleniyorum ne güzel diye düşünüyordum. Ama birkaç ay sonra sıkılmaya başladım. Açıkçası İngilizcem ile iş bulurum diye düşünmüştüm ama tabi bu Fransa’yı hiç tanımıyor olmamdan kaynaklanıyormuş. Paris’de olsam büyük ihtimalle şu ana kadar iş bulabilirdim ama burada (Poitiers’de) Fransızca konuşmadan bir işe girmen neredeyse imkansız. Zaten bunun için bir üniversitenin dil kursuna başladım ve o noktadan sonra okumayı ne kadar özlediğimi farkettim ve buradaki hayattan da daha çok keyif almaya başladım. Tabi çalışma hayatı, özellikle de yararlı olma duygusunu yoğun bir şekilde özlüyorum ama okulu bitirip Fransızca öğrenince zaten iş bulmam daha kolay olacak. Fayda yaratmayı sevdiğim için sivil toplum ile ilgili birşeyler yapmak istiyorum.

Fransızların İngilizce konuşmaması şehir efsanesi değil yani?

Kesinlikle değil. İngilizce biliyorlar ama konuşmak istemiyorlar, bu yüzden ilk zamanlar çok zorluk çektim. Tabi bunun için sebepleri var, bunların arasında özellikle kendi dillerine sahip çıkmak isteği başta geliyor. Fransızca çok zengin bir dil, işin içine girince zaten ne kadar zengin olduğunu görüyorsun, onlar da dillerini korumak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Poitiers ile ilgili ilk izlenimlerin nelerdi? En çok nelere şaşırdın?

Kesinlikle yaşadım. Nasıl söylenir, biraz köyden indim şehre durumu gibi oldu. Biz kendimizi modern zannediyoruz ama burada her şeyin çok daha modernize ve sivil olduğunu görünce şok yaşadım. Özellikle buradaki sıkı geri dönüşüm konusuna çok şaşırdım. İlk zamanlar kan ter içinde kalıyordum, bir şey alırken panik oluyordum nereye atacağım diye. Metaller ve tahtalar için şehrin dışındaki çöplüklere gidiyorsun, oraya girmek için de özel bir karta ihtiyacın oluyor. Biten parfüm şişemi bile nereye atacağımı bilemedim.

Bir de alışverişe giderken yanıma sürekli torba almayı unuttuğum ve burada da torba yasaklandığı için kendimi sürekli bez torba alırken buldum ve akıllandım. Artık alışverişe bez torbamla gidiyorum. Bir de beklemeyi ve kuyruğa girmeyi öğrendim. Başlarda insanlar niye böyle bekliyorlar diye söyleniyordum ama şimdi ben de bekliyorum ve bu duruma alıştım. Mesela restaurant’larda garsonun gelmesi bazen yarım saati buluyor ve bu çok normal. İnsanlar çok sabırlı ve sakin, hayat çok daha sakin,yavaş ve stressiz ve insanlar bu gibi durumları normal karşılıyorlar.

Tabi bir de iklime alışması zor oldu. Sıcağa alışkın Ege’li bir insan olarak sürekli yağış ve kapalı havaya alışmam çok zor oldu. Bu kış yağmurdan sokaklar yosun tuttu, öyle söyleyeyim. Atlantik’e çok yakın bir bölge olduğu için Poitiers çok yağış alıyor. Tabi yazın hava çok daha keyifli.

Poitiers’de yaşamında en büyük sürpriz ne oldu?

İstanbul’dan sonra sessiz ve yavaş bir şehre taşınmak beni çok etkiledi. Bir de her yerin yemyeşil olması beni çok mutlu etti. Bu kadar yağmur yağması tabi her yerin yemyeşil olmasına sebep oluyor ve yeşil beni çok mutlu ediyor. Bir de yeni hobiler ve aktiviteler deneyimlemeye başladım. Kendimin yeni taraflarını keşfediyorum. Mesela çizgi roman hiç sevmezdim, gittiğim bir festival sonrası çizgi romanları takip etmeye başladım. Burada neredeyse herkes bisiklete biniyor. Normalde bisiklet ile çok aram yoktur ama yakın zamanda bisiklete binmeye başlamayı planlıyorum. Evde çiçek yetiştirmeye başladım. Kendimle ilgili yeni şeyler keşfetmek çok keyifli.

Fransız yemekleri desek?

İlk Amerika seyahatimde ağız tadıma uygun, alıştığım şeyleri yiyeceğim takıntısını kırmıştım zaten. Değişik yemekler denedikçe “a bu da güzelmiş bak bilmiyordum” derken Fransa’ya zaten hiçbir ön yargım olmadan geldim. Mesela “escargot” dedikleri salyangoz, bizde hiç olmayan bir lezzet ama ben yiyorum ve seviyorum. Kurbağa bacağı, onu da yiyorum. Tabi bacak kaslı bir et, dolayısıyla çok da lezzetli değil. Sıcak suda haşlanmış, rokfor soslu midyeyi (Moules Frites diyorlar) çok seviyorum. Evde ufak tefek Fransız tarifleri deniyorum. Türkiye’de alışkın olmadığımız okyanus balıkları var, onları fırında pişiyorum.

Fransızlar, genelde Fransa’da yetişen kendi ürünlerini yiyorlar. Hatta bunu menülerinde de belirtiyorlar. Bu bölgenin etleri, özellikle antrikotu çok popüler ve lezzetli. Bin bir çeşit sosla antrikot yapıyorlar, bunu mutlaka denemenizi tavsiye ederim. En kalın et bile çok güzel marine ediliyor ve yumuşacık servis ediliyor. Deniz ürünü sevenler için midye tavsiye ederim. Bir de buranın keçi peyniri meşhur ve sevenleri için de salatalar ve pizza’lar çok popüler ve lezzetli.

En sevdiğim restoranlar Magenta, Chez Leon (midyeleriyle meşhur), biraz lüks restoran sevenler için Les Archives, Toque ve Poitiers’in en yerel yemeklerini bulacağınız, rezervasyonsuz giremeyeceğiniz Auberge Le Cul de Paille. Geleneksel Fransız tadlarını arayanlar için tavsiye ederim.

Montmarillon (Poitiers’e çok yakın bir kasaba) macaron’u meşhur.

Restoranların büyük bir çoğunluğunda “Cafe Gourmand” diye bir tatlı seçeneği var. Eğer bunu seçerseniz, espressonun yanında restoranda çıkan tatlılardan ufak ufak bir seçki ile birlikte servis ediliyor. Böylece aklınız başka tatlıda kalmadan azar azar denemiş oluyorsunuz.

Poitiers ve etrafını bize biraz anlatacak olursan?

Poitiers aslında bir üniversite şehri. 1431 yılında kurulmuş bu üniversitede Descartes, Bacon gibi isimler öğrenci olmuş. Şehrin üçte biri öğrenci. Bu bölge Orta Batı Fransa olarak geçiyor Poitiers, Atlantik kıyısına çok yakın.

La Rochelle buraya çok yakın bir liman kenti. Beyaz ve mavi tarihi binalar, yat limanı ve iki küçük adası ile çok tatlı bir şehir. Özellikle hava güzel olduğunda buraya günü birlik geziler çok keyifli oluyor. Bu adalardan denize girilebiliyor.

1 saat uzağımızda kuzeyde Loire Vadisi var. Loire aslında bir nehir ve oldukça bereketli bir nehir. Zaten bu sebeple UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Bölge bölge seçemedikleri için vadinin tamamını koruma altına almışlar. Doğal güzellikleri, üzüm bağları ve şatoları çok etkileyici. Bu şatoların bazıları Krallar ve Kraliçeler tarafından kullanılan Kraliyet şatoları. Diğer ufak şatolarda oldukça etkileyici. Amboise adlı bir şatonun içerisinde Leonardo da Vinci’nin mezarı bulunuyor. Da Vinci yaşlılığını Fransız Kralının daveti üzerine Fransa’da geçirmiş ve kralın ekibini mimari ve mühendislik konusunda eğitmiş. Birkaç şatonun mimarisinin de Lenoarda da Vinci’ye ait olduğu iddia ediliyor.

Bir başka yakın destinasyon da 2 saat uzaklıktaki Bordeaux şehri. Bordeaux çok büyük ve güzel bir şehir, yapılacak çok şey var. Bordeaux’un her tarafı bağlarla çevrili. Bu yüzden şarap sevenler için bağ bozumu turları var. Sabahtan akşama kadar çalışıyorsun, öğlen gerçek bir Fransız menüsü alıp akşam üstüne kadar tekrar çalışıyorsun. Hasat sonrası da bağa özel bir şarap hediye ediliyor. Böyle bir turun fiyatı yaklaşık 40 Euro. Turlar Bordeaux turizm ofisi’nden kalkıyor. Tabi bu deneyim ile bağcılığın ne kadar zor olduğunu da öğrenmiş oldum, sonrasında birkaç gün ağrı çektim! Bordeaux’un çok yakınında St. Emilion var. Burada temmuz ayında uluslararası bir caz festivali yapılıyor. Çok iyi korunmuş Roma tarihi kalıntıları, bağlar ve harika bir müzik ile bu festivali de mutlaka tavsiye ediyorum.

Poitiers’in sadece 12 km uzağında Futuroscope adında bir tematik park var. Bu park Türkiye’de pek bilinmiyor ama Avrupalılar için popular bir turistik merkez. Burası oldukça büyük bir tematik park ve özellikle gelişmiş teknolojiler üzerine odaklanmış. Kozmik çarpışma, 4D teknolojileri, Jules Verne’in kitaplarının canlandırmaları, zaman makinesi gibi farklı deneyimler yaşayabileceğiniz park önemli bir cazibe noktası.

Puy du Fou adındaki bir başka tematik park ise Disneyland’den sonra Fransa’nın en çok turist alan 2. parkı ve bize de 2 saat uzaklıkta. Fransız İhtilali döneminde ihtilali savunanlar ve karşı olanların yaşadıkları çarpışmaları anlatan bir park. Parkta tam olarak 26 tane şov yapılıyor. Sabah başlayıp geceye kadar sürüyor, Vikingler’in Fransa’ya geldiği dönemden başlayıp Romalılar’ın hüküm sürdüğü döneme kadar bütün tarihi anlatıyorlar. Inanılmaz bir yatırım ve çok başarılı şovlar var.

Bir başka yakın rota Angoulême’de ise Ocak ayı sonunda bir çizgi roman festivali yapılıyor. Bu dünyanın üçüncü büyük çizgi roman festivali’ne dünyanın dört bir yanından çizerler ve yayınevleri geliyor. Fransa ve Belçika inanılmaz çizgi roman kültürü olan ülkeler. Ben bu festivalden çok etkilendim ve hatta 3 adet çizgi roman takip etmeye başladım.

Bir de Fransa’nın çok güzel köyler listesi var. Belli kriterleri tutturan köylere bu amblem veriliyor. Poitiers’in çok yakınında 3 adet köy var.

Kuzeyde ise Normandiya var. Burası lokasyonu sebebiyle yemyeşil bir bölge. Bir de tarihi olarak çok önemli bir bölge. Amerika çıkartmasının yapıldığı plajlarda bataryalar, tanklar, iskeleler hala aynı şekilde korunmuş. 2. Dünya Savaşı tarihini merak edenler için mutlaka tavsiye edeceğim bir rota. Normandiya kıyıları çok etkileyici. Bazı plajlarda Maldivler’deki gibi turkuaz bir deniz var, falezler var. Deauville diye bir şehir var, çıkartmadan sonra bir grup Amerikalı buraya yerleşmiş. Deaville Cannes gibi oldukça şık ve güzel bir sahil kasabası. Yaz aylarında burada Amerikan polisiye filmleri festivali düzenleniyor. Plajdaki giyinme kabinlerinde Amerikan artislerinin isimleri var. Değişik bir ortam. Normandiya çıkartmasının yapıldığı yer ise beni özellikle çok etkiledi. İkinci Dünya Savaşı’nda önemli bir yeri olan Normandiya’daki plajların isimleri de ölenlerin onuruna İngilizce bırakılmış. Eğer tarih seviyorsanız burası oldukça etkileyici.

Güneyde ise Basque bölgesi var. İspanyol geçmişi sebebiyle biraz daha rahat bir bölge. Harika şarapları ve mutfakları var. Ayrıca coğrafyası sebebiyle muhteşem falezleri ve plajları var. Gece hayatı da daha yoğun ve eğlenceli.

Bize biraz yazdığın Blog’dan bahsedebilir misin?

Leylek Nerede’yi Türkiye’den yurtdışına giden expat’lere bilgi vermek amacıyla başlattım ve bunun için 4 makaleden oluşan bir yazı dizisi yaptım. Oturma izni, çalışma izni, evcil hayvanları nasıl getirebilirsiniz gibi konuları yazdım. Daha sonra da gezdiğim yerleri yazmaya başladım. İnsan gezdiği yerleri unutuyor, biraz da sonradan hatırlamak için yazmaya başladım. Şimdilerde Fransa’nın bana gıcık ve komik gelen taraflarını anlatıyorum. Önümüzeki günlerde ise Fransa’nın eğitim sisteminden bahsedeceğim.

www.leyleknerede.com

Poitiers’de başına gelen ilginç bir olayı paylaşabilir misin?

Fransızlar için bildiğin gibi baget çok önemli bir ekmek. Tabi ben Türk ekmeklerine alışkın olduğum için baget küçük ve doyurucu değilmiş gibi geliyor. Her fırına gittiğimde büyük ekmek alıp dilimletiyorum ki daha uzun süre kullanabileyim. Baget ise küçük olduğu için tabi dilimlemek zor. Bir gün eşim dilimlemeye çalışırken iki parmağını birden kesince bende baget’i dilimletmeye karar verdim. Ve fırından baget’i kesmelerini istedim. Bunu sormamla fırındaki kadın kocaman gözlerle bana bakıp “Pardon, anlayamadım” dedi. Yine de isteğimi yaptı ama ekmeği geri verirken bana ağlayan gözlerle bakıyordu! Fırından çıkarken kuyruğun arkasındakiler dehşetle çekilip bana yol verdi. Olayı Fransız bir arkadaşıma anlatınca, “Deniz sen resmen hakaret etmişsin, Fransızları öldürmüşsün baget dilimlenir mi!” dedi. Burdan öğrendik ki, baget dilimlenmezmiş!